Komşu
Atina
Uçaktan indim, istasyona gittim, biletçi hanıma navigasyonu gösterip sordum: “Bu yol için hangi biletleri almam lazım?” Ekrana bir baktı, gördüğünü hiç beğenmedi. Hararetle ve yüksek sesle konuşmaya başladı:
“NO NO NO orada İNME! İNME! Şuradan git!”
Bir türlü anlayamadım dediğini. Ben anlamadıkça canı daha da sıkıldı. Samimi ve kaotik bir tantana şeklinde başlayan iletişim çabası iyice karıştı, çıkmaza girdi. En sonunda sabrı taştı, “OF VER ŞU TELEFONU VER!” deyip elini uzattı.
Normal şartlarda “Ne münasebet!” denecek bu talebi gülerek ve görev bilip yerine getirdim, camekanın altındaki minik aralıktan zar zor uzattım telefonu. Baştan yeni tarif girecek sanırken ekranda ara durağı işaret edip,
“BAK BURDA İNME BURADA İNME DOĞRUDAN GİT DİYORUM SON DURAĞA”
dedi. Sonunda anladım.
“Peki tek bilet yerine turist bileti alsam daha mı iyi?” diye sordum, ona çok memnun oldu. “Evet çok daha iyi o bilet çok iyi, öyle yap kesin öyle yap” deyip özelliklerini saydı biletin, neşeyle basıp verdi, yolladı otelime.
Katılacağım toplantı bir dağın tepesindeki bir araştırma enstitüsündeydi. Ta oralara gitmişken bir de mağara ziyareti mi sıkıştırsam araya diye heves etmiştim ama gerçeklerle yüzleşmem çok vakit almadı. Geçen gidişten önce gıyaben tanıştığım iki Yunan mağaracı arkadaş vardı, onlara “Şuralarda mağara var mıdır?” diye sorayım diye bilgisayarı açar açmaz iki gün boyunca sürecek toplantı, sunum hazırlığı, vb. programı kendini dayattı, “gerçekçi ol” deyip vazgeçtim.
Otelden enstitüye taksiyle gidiliyordu, ilk günkü şoför biraz ters biriydi ama ikinci gün pek sevimli, sakin bir beyle sohbet ede ede gittik. Atina içinden çıkıp dağ yollarına vardığımızda yüzü iyice gevşedi, bir noktada gülümseyip,
“Buralar geçen yıl yandı aslında”,
dedi. “Ama”, şöyle bir baktı pencereden, elini manzaraya doğru gezdirdi, “yaşam!” Yangın sonrası tekrar yeşillenmiş bile her yer.
Tepeye vardığımızda muhabbet iyice sarmıştı, hemen inemedim, ben dinledikçe o anlattı. Oraların tarihi, doğal güzellikleri. Sonra birden, bir sürpriz:
“Şu karşıki dağda da bir mağara var.”
“Ne mağarasıymış o?!” dedim, “Gizemli bazı doğa olayları oluyormuş orada” dedi. Girişinde eski bir kilise varmış, birtakım tuhaf şeyler varmış.
Dedim ben arayamadım ama mağara beni buldu. Farz oldu gitmek.
Akşam son toplantı bitti, bir 5-6 saat falan vardı uçağa, düşündüm, gözüm kesti. Herkes kahve-sohbet-sosyalleşme falan takılırken ben yürüyerek inmeye başladım tepeden.
Güneş sert, çantada bir küçük şişe su. Navigasyon bir saat 40 dakika falan demişti inip diğer dağa çıkıp mağaraya varış toplam yola. Biraz sınırda gibiydi vakit ama tempolu gider hallederim diye kendimi ikna etmeye çalıştım, hesap kitap yapıp kafamı hazırladım önümdeki maceraya.
On dakika geçmeden pat diye bir Yunan abla durdu yanımda. “Nereye yürüyorsun bu sıcakta, aşağıdaki otobüs durağına falan gidiyorsan bırakayım” dedi. Süper olur dedim, bindikten sonra da karşıki dağdaki mağaraya gittiğimi söyledim.
“Yav orası uzak” dedi, “ben ta ne zaman bir sefer arabayla gitmiştim ama bayağı da yol sürüp gitmiştim, emin misin?” “Yeterince suyun var mı?” Var dedim su, vaktim de var, dert değil. Pek aklına yatmadı, biraz da tedirgin oldu ama tepenin aşağısına varınca indim, ayrıldık.
Bir lokantaya uğradım, bi şişe daha su alayım dedim. Garson çocuk önce koca bir şişe su satacak gibi oldu, sonra bir durakladı, “gel gel” dedi, mutfağa götürdü, bardakta soğuk su verdi bedavaya. Dedim şişeye doldurmak gerekmiyor ya, mide de olur. Biraz içip vücuduma yedekledim, ufak şişemi de iyice tepeleme doldurup düştüm yola.
Navigasyonun tarif ettiği yürüyüş yolu ablanın arabayla gittiği yoldan muhtemelen çok daha kısaydı ama tabii daha sertti. Toprak yoldan ayrıldıktan sonra dağın tepesine doğru kıvrılarak giden dimdik bir patika. Tenha, ıssız. Güneş-sıcak, gölgesiz. Arada yanmış orman kalıntıları, yarı yanmış, geri yeşillenmiş ağaçlar. Büyük kayalar, uçurumlar. Şu an suyun damlası bile olmayan kupkuru dağda, arada bir de patikayı bıçak gibi kesmiş su yolları, kim bilir ne zamandan kalan sel izleri. Neler görmüş, geçirmiş, gene toplamış. Rengarenk dağ çiçekleri, arılar. Yaşam!
Tepede oraya motorsikletle çıkmış, mağara girişinin hemen yanındaki duvarda tırmanış yapan iki oğlan bir kız, üç gençle karşılaştım. Selamlaştım, biraz onları seyredip su içtim, dinlendim, sonra daldım içeri.1
Kocaman bir karanlık. Soğuk. İçeri doğru, yokuş aşağı inerken yukarıdan tek tük su damlaları. Bir acayip mekan.
İnsan kimi yerlere vardığında neden olduğunu bilmeden, öncesinde aklında olmayan bir şarkıyı mırıldanmaya başlıyor bazen. Mağara duvarlarında yankılanan bir ıslıkla şunu çalar buldum kendimi: 0:50-1:45.
Uçak saatini yanlış hatırlamışım, meğer bir saat daha önceymiş. Hızla indim tepeyi, aşağıda otobüs durağını henüz görememişken o yönde koşan birkaç kız gördüm, dedim bunlar otobüse yetişmeye çalışıyordur, ben de koştum. Hakikaten de bir dakika içinde bir otobüs geldi. Bekleyen köylü hanımlara sorup teyit ettim, bindim. Otostop yapmadığım halde durup beni alan abla olmasaydı belki de kaçacak olan uçağa rahatça yetiştim böylece.
Yürüyeceğim patikanın haritasını ve mağaranın konumunu kardeşime yollamıştım. Böyle maceralara “en kötü senaryo” emniyeti almadan çıkmak doğru değil.






