El Pueblo
Utkan’la belki 20-25 yıldır görüşmüyoruz. İsveç’te hekim kendisi, yıllardır orada yaşıyor. Meğer dün tatile gelmişler ailecek, bugün bir sürpriz, Çağlayan’da karşılaştık. İkimiz de şaşırdık, sevindik.
Sabah adliyeye gideyim, böyle bir anda orada olayım demiştim ama sonra biraz arada kaldım. Sema “git git” deyince ikna oldum, düştüm yola. Otoyol çıkışındaki virajda emniyet şeridi tıklım tıklım doluydu. Eski bir bakanın üniversitesine gelenlerin park etmiş araçları, tehlike yaratıyor aylardır. Çeken, ceza kesen yok.
Çağlayan’da hava sıcak ama insan yelpazesi geniş, serinletmiyorsa da biraz olsun rahatlatıyor. Konuşmalar yapılıyor art arda, sendikacılar, siyasetçiler. Bir gazeteci hanım var Twitter’da hep gördüğüm, tek başına habercilik yapan. Birini ona benzetip yanına gidiyorum, “Pardon siz Fatoş hanım mısınız?” diyorum soyadı vermeden. Kimden bahsettiğimi anlayıp gülümsüyor, “Yok”, diyor, “şurada, önde o.”
Boğaziçi’nde ara ara uzaktan gördüğüm bir hanım ve bir beyle tanışmak/laflamak ilk defa kısmet oluyor. Bugün sosyal medyada yayılan “diploma çekiştirme” videosunu konuşuyoruz. Sonra gene okuldan tanıdığım, keskin zekalı, hep tek duran, hep doğru bildiği yerde duran bir hoca. Uzaktan selamlaşıyoruz. Utkan’ın bir başka arkadaşı da gelmiş tek başına, o da onunla tanıştırıyor.
En çok alkışı Sera Kadıgil’in konuşması alıyor. Oturup tweet atmak yerine bu sıcakta oraya geldiğimiz için hepimizi tebrik ederek başlıyor, ilk alkış öylece kopuyor ve daha oradan avucunun içine alıyor herkesi. Siyasetçi, sendikacı denilen insanların güzel konuşmalar yapabilmesini bekliyor insan ama herkes öyle değil. Türlü konuşmacılar arasında bir genç bir kadının samimi konuşması kalıyor aklımda, bir de biraz büyük ve genel sözlerle ilerlerken “Bugünlerde, tanıdığımız aydın insanlarla ya böyle adliyede, ya hapishanede, ya da cenazede görüşüyoruz” diyen bir beyinki. Sondaki o ayrıksı cenaze eki komiğime gidiyor, istemsiz bir gülme geliyor, zor da olsa tutuyorum kendimi.
Sürekli insanlara bakıyorum. Kim bunlar? Kim gelmiş? Bir ara bir genç kızı gözlerinin yaşını silerken yakalıyorum. Arkadaşı mı Deniz’in? Yoksa sadece duruma mı duygulanmış? Eski solcu bıyıklı ağabeyler, mor saçlı gençler, benim yaşlarda insanlar. O kadar çok insan yok ama bir ağırlığı var sanki topluluğun. Çeşitten, yelpazenin genişliğinden kaynaklanan bir ağırlık mı bu? Bir tür samimiyetten mi?
Sera Kadıgil bu sıcakta ülkenin dört bir yanındaki olayları takip eden basın mensuplarına teşekkür ederken Fatoş hanımı da adıyla anıyor bir tarafı işaret edip. Konuşmalar bitince o yana gidip tanışıyorum sonunda, teşekkür ediyorum emekleri için. Gülümsüyor. Adımı anlıyor mu, bilmiyorum.
-
İsveç’ten Utkan, eski arkadaşı, Boğaziçili hoca, topluluğun havası, vb. derken, bir düşünce beliriyor aklımda. Evet, insanların birlik olması, bir çatı ya da muhtelif çatılar altında toplanması lazım. Evet, tek tek etkili olmak mümkün değil, hak aramak ancak birlikte yapılabilecek bir şey. Evet, tabii: El pueblo, unido.
Ama: Bazen, acaba, böyle tek tek de olsa doğru yerde durma iradesi gösteren, sesi gür değilse de tavrı inatçı olan, toplulukların değilse de kendinin lideri olan insanlar mı taşıyor kimi bayrakları? Söndüğü sanılan bir mangalın dipte bekleyen inatçı közleri, bazen böyle insanlar mı oluyor?
-
Dönüş yolunda emniyet şeridini bu sefer hız yaparak giden, rüzgarıyla diğer araçları sarsan “çakarlılar” ele geçiriyor. Okulumuzda mezuniyet törenleri devam ediyor. Ellerde diplomalar, birtakım pırıltılı yüzler.


